2- Komşular ve Şehir
Ekim Mağden
₺90.000Satışa kapalı
- Eser no
- 8940
- Malzeme
- Ahşap Kapı Üzerine Asamblaj/ Karışık Teknik
- Yıl
- 2021
- Sanatçı
- Ekim Mağden
- Durumu
- İyi
- Ölçü
- 191×83 cm
- Sergi
- BirSanat Sergi 13
Açıklama
ALGININ KAPILARI/ ŞEHİR VE KOMŞULAR Beş eski ev kapısı üzerine bir düşünce... Bir kapı yalnızca bir yere girip çıkmamızı sağlayan nesne değildir. Aynı zamanda dünyayı nasıl gördüğümüz ile dünya arasındaki sınırdır. İçerisi ve dışarısı, bilinen ve bilinmeyen, kendimiz ve öteki arasında duran bir eşiktir. Bu beş eski ahşap kapı, geçmişte bir evin sınırını belirlemiş nesneler olarak yeniden ele alındı. Üzerlerine atık kumaşlar, eski plastik oyuncak parçaları, kullanılmayan kırtasiye malzemeleri, aksesuarlar ve gündelik hayattan geriye kalmış çeşitli nesneler yerleştirildi. Bir zamanlar işe yaramaz kabul edilen bu malzemeler bir araya getirilerek yeni imgeler, yeni ilişkiler ve yeni anlamlar oluşturdu. Ancak burada geri dönüşüm yalnızca fiziksel bir dönüşüm değildir. Malzeme, insanın birikiminin metaforudur. Dünyayı algılarken kullandığımız malzemeler de tıpkı bu kapıların üzerindeki parçalar gibi bize önceden verilmiştir. Ailemizden, eğitimimizden, tarihten, kültürden, ideolojilerden, inançlardan, medyadan ve içinde yaşadığımız toplumdan bize kalan parçaları toplarız. Sonra bunlarla kendimize ait bir dünya kurarız. Onları seçer, birbirleriyle ilişkilendirir, üzerlerine kendi renklerimizi ve deneyimlerimizi ekleriz. Ortaya çıkan kompozisyon bize özgü olabilir. Fakat kullandığımız malzemenin tamamı bize ait olmayabilir. Bu durum günümüzün woke kültürü açısından da önemli bir soru ortaya çıkarıyor. Olgulara, kavramlara, politikaya ve insan ilişkilerine ahlaki bir duyarlılık getirme arzusu kendi başına değerli bir çabadır. Başkasının acısını, eşitsizliği, ayrımcılığı, dışlanmayı ve adaletsizliği görebilmek insanın algısını genişletebilir. Ancak duyarlılık, deneyimin ve düşüncenin yerini aldığında başka bir şeye dönüşebilir. Özellikle genç kuşaklarda, henüz yeterince yaşanmamış, sorgulanmamış ve içselleştirilmemiş meselelerin hazır kavramlar ve hazır ahlaki hükümler üzerinden benimsenmesi, duyarlılığın kendisinden daha görünür hale gelmesine yol açabilir. İnsan bir şeyi gerçekten anlamak yerine, onu anlamış olduğunu gösteren işaretleri kullanmaya başlayabilir. Böylece ahlaki bilinç ile ahlaki performans arasındaki mesafe açılır. Bu noktada woke kültürün eleştirisi, onun işaret ettiği meselelerin reddi değildir. Tam tersine, meselelerin ağırlığına duyulan saygının kendisidir. Çünkü bir düşünceyi gerçekten sahiplenmek, onu tekrar etmekten daha fazlasını gerektirir. Deneyim, bilgi, şüphe, çelişki ve zaman gerekir. Aksi halde en ateşli savunucular bile savundukları düşüncelerin içini henüz dolduramamış olabilirler. Hazır ahlaki kategoriler, kişisel deneyimin yerine geçtiğinde insan kendi gözleriyle bakmak yerine kendisine nasıl bakması gerektiğini söyleyen bir çerçeveden bakmaya başlar. Bu nedenle bu kapılardaki malzemeler aynı zamanda öğretilmiş algının parçalarıdır. Huxley’nin Algının Kapıları’nda dile getirdiği düşünce bu serinin merkezinde durur: “Eğer algı kapıları temizlenseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz.” Fakat algı kapılarımız hiçbir zaman tamamen boş değildir. Her birimiz dünyaya biriktirdiklerimizle bakarız. Bize verilmiş malzemeleri kullanır, onları kendi deneyimlerimizle biçimlendirir ve kendimize özgü bir estetik yaratırız. Ne var ki elimizdeki malzeme ne kadar belirleyiciyse, görebileceğimiz dünya da o kadar belirlenmiştir. Dolayısıyla bu kapılar hem açılmayı hem de sınırlanmayı temsil eder. İnsan kendi kapısını kendi elleriyle süsler. Fakat kullandığı malzemelerin nereden geldiğini sorgulamadığı sürece, yaptığı şey ne kadar özgün görünürse görünsün, başkalarının bıraktığı parçaların üzerinde yaşamaya devam eder. Belki de gerçek özgürlük, kapıyı güzel süslemek değil; kapıyı oluşturan malzemeleri sorgulamaya başlamaktır. ŞEHİR VE KOMŞULAR Bu kapıdaki “komşu”, yalnızca yanımızdaki insan değildir. Bizim dışımızdaki insanı; başka kültürleri, halkları, toplumları ve bize yabancı olanı temsil eder. Ötekiyle karşılaşmak, insanın kendi algısının sınırlarını görmesi için bir fırsattır. Ancak başkasını da çoğu zaman kendi malzemelerimizle görürüz. Tarihin bize öğrettiği önyargılar, politik anlatılar, kültürel kalıplar ve güncel ahlaki kodlar, öteki hakkında henüz onunla karşılaşmadan bir görüntü oluşturabilir. Woke kültürün önemli kazanımlarından biri, görünmeyeni görünür kılması ve başkasının deneyimine karşı duyarlılığı artırmasıdır. Fakat duyarlılık, gerçek karşılaşmanın yerini aldığında paradoks ortaya çıkar: Ötekini anlamaya çalışırken onu hazır bir kategoriye dönüştürürüz. Başka insanları gerçekten görmek yerine, onlar hakkında sahip olduğumuz doğru kavramları sergilemeye başlayabiliriz. Oysa bir insan, bir halk ya da bir kültür yalnızca temsil ettiği kategori değildir. Ötekiyle karşılaşmak, kendi algımızın kapısını da açmaktır.














